Bahabey caddesi sinema meydanı Yavruturna mah, cengiz topel cad. No: 2/B Erdem Apt B blok Çorum/Merkez

Deedat’la Yüksel’in Kitabının 1. Bölümüne Cevap

Deedat’la Yüksel’in Kitabının 1. Bölümüne Cevap

Kutsal Kitap Tanrı Sözüdür

Müslümanların çoğu, başkalarının dinini kötülemenin gerçek bir Müslüman’a yakışmayacağını düşünse de bunun istisnaları vardır. Örneğin, Güney Afrika Müslümanlarından Ahmet Deedat bunlardan biridir. Bu zat gerçekten de sürekli olarak Hristiyanları ve onların dinlerini kötülemekte, üstelik bunu Orta Çağ’ın din savaşlarını hatırlatan bir tarzda yapmaktadır. Bu paraleldeki son çalışması da, 1980 yılında Durban İslami Propaganda Merkezi’nin yayınladığı “Kitab-ı Mukaddes Allah Sözü müdür?” adlı kitabıdır. (Bu kitap, Deedat tarafından yazılan “Yunus’un Alâmeti Neydi? ve “Taşı Kim Oynattı” adlarını taşıyan kitapçıkların çevirisi ve Sayın Edip Yüksel’in kendi çalışması olan Papazlara ve “Hristiyanlara Kitab-ı Mukaddesten Sorular”ın ilâve edilmesiyle beraber “Kitab-ı Mukaddes Allah Sözü müdür?” adlı kitap olarak 1984’te Türkiye’de yayınlandı.)

Deedat bu kitabında Kutsal Kitap’ın (Kitab-ı Mukaddes) Tanrı sözü olmadığını kanıtlamaya çalışmaktadır. Bilgisiz veya bu konulardaki bilgisi az kimselerin bu yazdıklarını makul bulmaları, hatta ona inanmaları mümkündür. Fakat, Kuran ve Kutsal Kitap metinleri ile bunların tarihçesini bilen kimselerin bu yazdıklarına inanması zordur.

İleri sürdüğü iddiaların hafifliğini Deedat da biliyor olmalı ki bunları pek cesur ve meydan okuyucu bir tavırla sunma gereği duymuştur. Böylece okuyucuya sanki cevap verilmesi imkânsız hakikatlerle karşı karşıya olduğu izlenimini vermeye çalışmaktadır. Deedat’ın da katkısı olan bir seminerde A.S.K. Joommal şöyle demişti: “İnsanın davası savunulması güç, hatta imkânsız olsa da hitabet gücü sayesinde durumu idare etmesi ve dinleyicileri kendi tarafına çekmesi mümkündür.”

Biz, Joommal’ın kendi kitabı olan (Deedat’ın 58. ve 69. sayfalarında başvurduğu) “Kutsal Kitap: Tanrı Sözü mü, İnsan Sözü mü?” adlı kitapta yukarıda tarif edilen bu yöntemden sık sık yararlandığını biliyoruz. Ancak, Deedat’ın da Kutsal Kitap aleyhine yazdığı kitapçıkta aynı taktiklere başvurduğunu görüyoruz. Her ikisi de, Kutsal Kitap’ımız aleyhine sürdürdükleri kampanyada, davalarının “savunulması imkânsız” davalar olduğunu bilen kimseler gibi davranmaktadır.

Kitapçığının 21. sayfasında Deedat, kendinden çok emin bir tavırla şu öneriyi yapmaktadır: “«Bu “Kitabı Mukaddes Allah Sözü müdür?” kitapçığını 90 günlüğüne ödünç veriyorum. Yazılı bir cevap istiyorum!» Evet değerli okuyucu, eğer siz söylediğimin aynısını uygularsanız ve birkaç Müslüman daha aynı şeyi yaparsa Yehova Şahitleri ve diğer misyonerler bir daha sizin kapınızı asla karartamayacaktır.”

Aslında biz, Mesih inanlıları olarak, bu adamın yıllardır inancımızı gözden düşürmek için yaptığı çabalardan bıkmış dahi olsak, yine de ona yardım edelim ve ona cevap verelim dedik. Öyle ki, bu kitapçığının bir misyoneri kaçıracağı hayalinden de kurtulmuş olsun. Biz geçmişte de böyle yayınlarını cevaplamış ve iddialarını çürütmüştük. Bize bir daha cevap verememiş olmasının da bazı şeyleri kanıtladığının farkındayız.

1. “Delilin Üç Derecesi”

Scroggie ve Cragg, Kutsal Kitap’ta bir insani katkı bulunduğunu söyleyen Hristiyan yazarlardır. Deedat kitabına, bu yazarlardan yaptığı iki alıntıyla başlamakta ve şöyle bir sonuca ulaşmaktadır:

“Bu her iki din doktoru, insanın becerebileceği en açık bir dil ile İncil’in insan ürünü olduğunu anlatmaktadırlar.”

Ancak Deedat, şu önemli bilgiyi okuyucularına vermeyi ihmal ederek, kurnazlık ettiğini sanmaktadır. Birincisi, Mesih İnanlıları Topluluğu zaten her zaman, Tanrı sözünün insanlar tarafından, ama doğrudan doğruya Kutsal Ruh’un esinlemesiyle yazıldığını söyler (II. Petrus 1:20-21). Deedat’ın alıntı yaptığı yazarların da açıklamaya çalıştığı budur, yani, sözünü Tanrı’nın bize nasıl ilettiğidir. Yoksa Deedat’ın sandığı gibi, bir itirafta bulunup, Kutsal Kitap’ın insan eseri olduğunu söylemiyorlardı.

Cragg’in Minarenin Çağrısı adlı kitabından yaptığı bu alıntı, bağlamından çıkarılmıştır. Cragg’in Kutsal Kitap’taki insan katkısından söz etmesinin nedeni, bu özelliğinin, Kuran’a nazaran bir üstünlük oluşturduğunu belirtmekti. Çünkü, Kuran’da herhangi bir insan katkısı olmadığı söylenmektedir. Oysa Kutsal Kitap’ta durum farklıdır. Kutsal Kitap, Tanrı’nın seçtiği havariler ve peygamberler aracılığıyla bize iletilmiştir. Böylece Tanrı, sadece sözünü iletmekle kalmıyor, onu anlaşılır bir hale de getirmiş oluyor. Havariler, sadece Tanrı’nın sözünü ileten kimseler değil, aynı zamanda anlamını da okuyucuya anlatabilen ve bunu Kutsal Ruh yardımıyla, hiç yanılmaksızın yapabilen kimselerdir. Bu durum Kutsal Kitap için geçerlidir, kendisinde insani katkı olmayan Kuran için tabii ki geçerli değildir.

Deedat, sonra dâhiyane bir ayrım yapıp, Tanrı sözü, peygamber sözü ve tarihçilerin sözleri olmak üzere, Kutsal Kitap’ta şahitliğin üç türünün bulunduğunu söylüyor. Tanrı’nın konuştuğu, İsa’nın konuştuğu ve nihayet İsa’yla ilgili şeylerin söylendiği bölümlerden alıntılar yapıp, bunların Müslümanlar için farklı şeyler olduğunu gururla ifade ediyor. Diğer yandan, Kuran’ın sadece Tanrı sözünü içerdiğini, hadisin peygamberin sözlerinden oluştuğunu, diğer kitapların da tarihçiler tarafından yazıldığını belirtiyor ve sözü şöyle bağlıyor:

“Müslümanlar yukarıdaki üç çeşit delili, kendilerine özgü otorite derecelerine göre titizlikle birbirinden ayrı tutarlar. Onları kesinlikle eşit tutmazlar.”

İslam bilgini olarak tanınan bir kimsenin, böyle bir iddiada bulunması bizi gerçekten de çok şaşırtmaktadır. Bu söylediğinin doğru olmadığını kendi de biliyor olmalıdır. Her şeyden önce, Kuran’da pek çok bölüm vardır ki, peygamberlerin sözlerini aktarır. Örnek olarak, Zekeriya peygamberin şu şözlerini okuyabiliriz:

“Ya Rabbi! Ben artık iyice kocamış, karım da kısırken nasıl oğlum olabilir?” (âl-i İmran/3:40)

Deedat’ın iddiası doğru olsaydı, yani Kuran’da sadece Tanrı sözü bulunsaydı, yukarıdaki sözleri de Tanrı’ya atfetmemiz gerekecekti. Bundan başka, Kuran’ın bir sûresinde Muhammed’e konuşan bir meleğin sözleri bulunmaktadır. Bu sözler açıkça Tanrı sözleri değildir.

“Biz ancak Rab’bin buyruğuyla ineriz geçmişimizi, geleceğimizi ve ilişkinin arasındakileri bilmek O’na mahsustur. Rab’bin unutkan değildir.”(Meryem/19:64)

Yukarıdaki sözlerin kime ait olduğu Kuran’da belirtilmemişse de Muhammed’e yöneltilen sözler olduğu ve bir melek tarafından söylendiği metnin kendisinden anlaşılmaktadır. Yani bunlar Tanrı’nın sözleri değildir.

Diğer yandan, hadislerde karşılaştığımız pek çok sözün, bir peygamber değil, Tanrı’ya ait olması gerektiğini görüyoruz. Bu hadislere, hadis-i kutsi (ilahi sözler) denilmektedir. İşte bir örneği:

Abu Hureira’nın aktardığına göre Allah’ın elçisi (S.A.) şöyle demiştir: Yüce ve şanlı Allah dedi ki ‘Bildirdiklerimin yanısıra, mümin kullarım için öyle şeyler hazırladım ki, onları hiçbir insan gözü görmemiş, kulağı işitmemiş, kalbi hissetmemiştir’.

Hadislerde benzeri sözler çoktur. Diğer taraftan, hadis ve Kuran’da bulunan pek çok hikâye, Kutsal Kitap’takileri andırmaktadır. Oysa Deedat bunları, Kutsal Kitap’taki tarihçilerin sözleri diye nitelendirmekteydi. Örnek olarak verebileceğimiz, İsa’nın doğumu ile ilgili bölüm, Deedat’ın sınıflandırmasındaki üçüncü tip tanıklığa, yani tarihçilerin tanıklığına pek benzemektedir.

“Meryem oğlana gebe kaldı o haliyle uzak bir yere çekildi. Doğum sancısı onu bir hurma ağacının dibine gitmeye mecbur etti…” (Meryem/19:22-23)

Kuran’ın Meryem’le ilgili bu hikâyesi, anlatım tarzı bakımdan, Kutsal Kitap’ın, Markos 11:13’te İsa’yla ilgili olarak söylediğinden farklı değildir. Ama Deedat, İncil’in bu ayetini gösterip “böyle hikâyeler Kuran’da bulunmaz” diyebilmektedir.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz. Deedat’ın Kuran ile ilgili Kutsal Kitap’ın farklılığını gösterme çabaları yanlış temellere dayanmaktadır. Kuran da başından sonuna kadar hem peygamber sözleri, hem tarihi hikâyeler içermektedir. Bunun aksini iddia etmek gerçekle bağdaşmaz. Öte yandan, hadislerde de hem peygamberlere ait sözler hem Tanrı’ya atfedilen sözler bulunur. O halde, Deedat’ın iddiası, yani Müslümanların üç tür tanıklığı – Tanrı sözü, peygamber sözü ve tarihçilerin sözlerini – titizlikle birbirinden ayrı tuttuğu iddiası tamamen yanlıştır. Maalesef kitapçığı da bu tip iddialarla doludur.

Deedat’ın Kutsal Kitap aleyhine söylediklerinin haksızlığı daha başından belli olmakta ve bu eğilim kitabın sonuna kadar sürdürülmektedir.

2. “Çeşitli İncil Nüshaları” Bulunduğu İddiası

Deedat, kitabının üçüncü bölümünün başında, Kuran’da adından saygıyla bahsedilen Tevrat ve İncil’in bugün Yahudilerle Hristiyanların elinde bulunan Kutsal Kitap, yani Eski ve Yeni Ahit olduklarını inkâr etmektedir. Deedat’ın iddiasına göre, Kuran’da adı geçen Tevrat ve İncil farklı kitaplardır ve Musa ile İsa’ya vahyedilmişlerdir.

Kuran’da adı geçen kitapların, Kutsal Kitap’ı oluşturan kitaplardan farklı kitaplar olduğunu kanıtlama çabasının ciddiye alınacak bir yanı yoktur. Bu görüş İslam dünyasında ne kadar yaygın olursa olsun, elde hiçbir çeşit kanıt yoktur ki, onu kanıtlasın.

Tarihin hangi dönemine ait olursa olsun, eldeki hiçbir kanıt, Musa’ya veya İsa’ya böyle kitapların vahyedildiğini göstermez. Eski ve Yeni Ahit’ten başka, Tevrat (yasa) ve İncil (müjde) diye kitapların varlığını da kanıtlamak mümkün değildir. Ayrıca, Kuran’ın kendisi de bunların Yahudiler ile Hristiyanların kutsal kitaplarından farklı şeyler olduğunu söylememektedir. Tam aksine, açıkça ifade edilmiştir ki, bu kitaplar Yahudi ve Hristiyanların Kutsal Kitap olarak kabul ettiklerinin aynısıdır.

Kuran’da adı geçen Tevrat ve İncil’in, Kutsal Kitap’ı oluşturan kitaplardan başka kitaplar olduğunu kanıtlama çabası, Deedat’ı ister istemez birtakım sübjektif görüşler ileri sürmeye itmektedir. “Biz Müslümanlar inanırız ki,” “biz inanırız,” “biz samimiyetle inanırız,” gibi sözler sarfetmekte, ancak bu inançlarını destekleyecek en küçük bir kanıt dahi getirmemektedir.

Kitabında dile getirdiği bu inançlarla ilgili olarak ancak şu kadarını söyleyebiliriz. Tarihin sağladığı kanıtların tümü, hiçbir şüphe bırakmayacak bir şekilde, bu inançların karşısında durmaktadır. Bu yüzden de, tamaman spekülatif özellikte ve her türlü temelden yoksundurlar.

Ayrıca, şunu da belirtelim ki, Deedat’ın kitabındaki iddia, yani Tanrı’nın bir yandan, on dört yüzyıl boyunca Kuran’ı bozulmadan korumuş olması, böylece bugün de özgünlüğünü sürdürmesi, diğer yandan İncil ve Tevrat’ın özgünlüğünü korumak şöyle dursun, bunların varlığını gösterecek kanıtları dahi ortadan kaldırması bize çok şaşırtıcı gelmektedir. Tanrı’nın bu kadar çelişkili davranabileceğini kabul etmek mümkün değildir. Çünkü, evrenin sonsuz yöneticisi, şüphesiz her zaman tutarlı davranır. Kendi kitaplarından birini, yüzyıllarca mucizevi bir şekilde koruduğuna, diğerlerinin bir zamanlar var olduğunu gösterecek bir küçük kanıtı dahi korumaktan aciz olduğuna inanmamızı kimse bekleyemez. Bu kadar büyük bir çelişkiyi kabul etmek güçtür.

Diğer taraftan, daha önce de görmüş olduğumuz gibi, Kuran’ın kendisi de, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak bir şekilde, adı geçen Tevrat’ın, o zaman, yani Muhammed zamanında yaşayan Yahudilerin kutsal kitabı olduğunu, İncil’in de Hristiyanların kutsal kitap olarak gördükleri kitap olduğunu belirtiyor. Buna ilaveten, tarihin hiçbir döneminde, ne Yahudilerin de de Hristiyanların, bugün ellerinde bulunan kutsal kitapları, yani Eski ve Yeni Ahit dışında bir kitapları olmadığını da biliyoruz.

Muhammed zamanında, dünyanın her yerinde Yahudiler, sadece tek Tevrat bilirlerdi. O da bugün bildiğimiz Eski Ahit’i oluşturan kısımlardan başka bir kitap değildir. Tarihin söz konusu döneminde, Hristiyanlar da tek bir kitap bilirlerdi. O da bugün bildiğimiz Yeni Ahit’ten başka bir kitap değildi. Şimdi, bu noktayı belirten, onunla ilgili Kuran ayetlerine bakalım:

“Allah’ın hükmünün bulunduğu Tevrat yanlarında iken, ne yüzle seni hakem tayin ediyorlar…?”(Mâide/5:43)

“İncil sahipleri Allah’ın onda indirdikleri ile hükmetsinler.” (Mâide/5:47)

Eğer Muhammed zamanında, Hristiyanların elinde İncil bulunmasaydı, onların bu kitabın hükümlerine göre yargılanmalarının da düşünülemeyeceği belli değil midir? Bundan başka, A’raf/7:157’de tekrar doğrulamaktadır ki, Yahudi ve Hristiyanların elinde, Muhammed zamanında, Tevrat ve İncil adlı kitaplar bulunuyordu ve bu cemaatlerin kendileri de bunları kendi kutsal kitapları olarak görüyorlardı. Şimdi, söz konusu bu kitapların, bugün bildiğimiz kitaplar, yani Eski ve Yeni Ahit kitapları olmadığını iddia etmek hiçbir dürüstlükle bağdaştırılamaz.

Bundan başka, Baidavi ve Zamakşari gibi, ünlü Kuran yorumcuları, İncil kelimesinin Arapça olmadığını, Süryaniceden alınma bir kelime olduğunu ve Hristiyanların bu adı kendi kitaplarını tarif etmek için kullandığını açıkça belirtiyorlar. Bazı eski Kuran araştırmacıları, bu kelime için Arapça bir köken bulmaya çalışmışlarsa da, bu iki uzman bu tür çabaları boş bulup reddetmişlerdir (Jeffery, Kuran’ın Dilindeki Yabancı Kelimeler, s.71). Bu da göstermektedir ki, İncil söylendiği gibi İsa’ya vahyedilen, sonra hiçbir iz bırakmadan ortadan kaybolan, meçhul bir kitap değildir. Bugün bildiğimiz Yeni Ahit’in ta kendisidir. Tevrat için de aynı şeyleri söylemek mümkündür. Çünkü Tevrat kelimesi de Arapça bir kelime değildir. İbraniceden alınan bu kelimeyi Yahudiler, her zaman kutsal kitapları için kullanmışlardır.

Saydığımız bu nedenlerden ötürü, Kutsal Kitap’ın Tanrı Sözü olduğunu, Kuran’ın en küçük bir şüpheye dahi yer bırakmadan kabul ettiğini görmekteyiz. Deedat, bu gerçeği çok iyi bildiğinden, ancak sonuçlarına katlanmak istemediğinden, geçerli birçok kutsal kitap olduğunu söyleyerek, doğruyu görmekten kaçınmaktadır. Bu da hakikatin saptırılmasından başka bir şey değildir.

Okuyucularına eksik bilgi vermekte, söz konusu kitapların, değişik Kutsal Kitap çevirileri olduğunu söylememektedir. Kral James Nüshası (King James Version – KJV), Düzeltilmiş Nüsha (Revised Version – RV) ve Düzeltilmiş Standart Nüsha (Revised Standard Version – RSV) gibi, değişik Kutsal Kitap çevirilerinden söz etmekte, bunların farklı Kutsal Kitap’lar olmadığını bilmiyormuş gibi davranmaktadır. Adı geçen bu üç çevirinin de Muhammed zamanından birkaç yüz yıl öncesinden beri İnanlılar Topluluğu tarafından korunup saklanan özgün metinlerden yapıldığını, Eski Ahit’in İbranice, Yeni Ahit’in de Eski Yunanca yazıldığını biliyoruz. Adı geçen çeviriler arasındaki farklılıkları göz önünde bulundurmaya hazırız. Bu arada, Güney Afrika’da Kuran’ın Muhammed Asad tarafından yapılan çevirisinin dağıtımı konusunda çıkan tartışmayı hatırlatmak isteriz. Kutsal Kitap’ın olduğu gibi, Kuran’ın da birçok değişik çevirisi bulunmaktadır.

Asad’ın bu çevirisine karşı duyulan tepki o kadar büyük olmuştu ki, Güney Afrika İslam Heyeti bir bildiri yayınlayarak, bu kitabın ülkedeki Müslümanlara satılmamasını istemişti. Kutsal Kitap’ın hiçbir çevirisi benzeri bir tepkiyle karşılaşmamıştır. Bu nedenle, Deedat’ın, değişik birkaç kitap olduğu, dolayısıyla, Mesih İnanlıları Topluluğu’nun tek bir kitabı olmadığı yolundaki sözlerine okuyucular kanmamalıdır.

3. Apokrifa

Deedat, sözlerine devamla, bir saçma iddiada daha bulunuyor ve Protestanların yedi kitabı Kutsal Kitap’tan çıkarıp attıklarını söylüyor. Söz konusu bu kitaplar “apokrifa”yı oluşturur. Öyle görünüyor ki, Deedat’ın Kutsal Kitap’la ilgili bilgisi pek yüzeysel. Çünkü, bu kitaplar Yahudi kaynaklıdır, yazarları da kutsal kitap yazmayı amaçlamamışlar. Diğer taraftan, tarihin hiçbir döneminde bu kitaplar, Yahudilerin kutsal kitabı olan, aynı zamanda Hristiyanların da Tanrı sözü olarak benimsedikleri Eski Ahit’in bir bölümünü oluşturmadılar. Bu yüzden de, Deedat’ın iddia ettiği gibi, Kutsal Kitap’tan çıkarılmış olmaları da mümkün değildir. Sadece Roma Katolikleri, kendi bilecekleri nedenlerden dolayı, bu kitapları Kutsal Kitap’a dahil etmektedirler.

4. “Ciddi Hatalar”

Alıştığımız saldırgan tutumunu sürdüren Deedat, imanlı Hristiyanlara bu defa en büyük darbesini indirmeye çalışıyor. Kutsal Kitap’ın, kısaca RSV dediğimiz Düzeltilmiş Standart Nüshasından yaptığı alıntıyı, altını çizerek, sanki hiç bilmediğimiz bir şeymiş gibi sunuyor.

“Kral James Nüshasında hâlâ önemli hatalar vardır… Bu hatalar o kadar çok ve o kadar önemlidir ki tashihe muhtaçtır.”

Sözünü ettiği bu yanlışlıklar, birkaç değişik ifade tarzından ibarettir. Onyedinci yüzyılda, Kral James çevirisini hazırlayan çevirmenlerin bunlardan haberi yoktu. Bizim yüzyılımızda, RSV’yi hazırlayanlar bu farklı ifadeleri saptamış, dipnot olarak, ilgili sayfanın altında vermişlerdir. Ayrıca, I. Yuhanna 5:7 gibi bir ayet, KJV’de bulunmakta, çünkü çevirmenler onu daha geç tarihli el yazmalarından almıştır. Ama aynı ayet, RSV’ye alınmamıştır çünkü, Yeni Ahit’in eski Yunanca elyazmalarının en eskilerinde, bu ayete raslanmamaktadır (Bkz. s. 191-192).

Her şeyden önce belirtelim ki, KJV ve RSV orijinal metinlerin İngilizceye çevirileridir ve bu orijinal metinlerde bir değişme yoktur. Bunlar asırlarca önce nasıl yazıldıysa, öylece korunup bize kadar ulaşmışlardır. Elimizde bugün 4000 kadar eski Yunanca metin bulunmaktadır ve bunları Muhammed’den iki yüz sene öncesine tarihlemek mümkündür (Bkz. s. 138-140, 185-188).

İkincisi, sözü edilen RSV’de yapı, öğreti veya doktrin yönünden bir değişiklik yapılmış değildir. KJV’de olsun, RSV’de olsun veya diğer Kutsal Kitap çevirilerinde olsun, özde hiçbir değişiklik yoktur.

Üçüncü olarak, bunlar birbirinden farklı Kutsal Kitap’lar değildir. Müslümanların tek bir Kuran’ı olduğu, oysa Hristiyanların farklı birkaç kitabı olduğu söylenmektedir. Bu tamamen yanlış bir iddiadır. Yine tekrar edelim. Bunlar farklı kitaplar değil, orijinal İbranice ve Yunanca metinlerin farklı çevirileridir. Kuran’ın da İngilizceye böyle çevirileri vardır. Ama kimse çeşitli Kuran’lar bulunduğunu söylemiyor. Aynı şekilde bizim de farklı Kutsal Kitap çevirilerimiz, ancak tek bir Kutsal Kitap’ımız vardır.

Kutsal Kitap’ta farklı ifade tarzları bulunduğunu itirazsız kabul ediyoruz. İmanlı Hristiyanlar olarak, her zaman dürüstlüğe inanırız. Vicdanlarımız gerçekleri saklamaya elvermez. Ayrıca bu gibi farkların bulunmadığını iddia etmekle elimize bir şey geçmeyeceğini de biliriz. Aksine kanımızca, böyle değişik ifade tarzlarının bulunması, Kutsal Kitap’ın değiştirildiğini göstermez. Çünkü, bunların etkisi öyle azdır ki, hiç önemsemeyebiliriz ve Kutsal Kitap’ın bir bütün olarak geçerliliğini koruduğunu, hiçbir şekilde değiştirilmediğini, tam bir güvenle söyleyebiliriz.

Ancak, bir şeye şaşmamak elimizde değildir. O da Müslümanların iddiası, Kuran’ın hiç değişmeden korunduğu, Kutsal Kitap’ın ise çok değiştirilip bozulduğu, öyle ki artık geçerliliğini yitirdiğidir. Halbuki, her iki kitabın da tarihini incelersek, göreceğiz ki, her ikisi de yazıldıkları halini, yani orijinalliklerini çok iyi koruyabilmişlerdir. Bununla beraber değişik ifade tarzları, yani aynı anlamın farklı biçimde dile getirilmesi, her ikisinde de bulunmaktadır. Kuran’ın yanılmazlığı ve Kutsal Kitap’ın geçersizliği ile ilgili bu iddianın nereden ileri geldiğini tahmin edebiliyoruz. Gerçekten de, bu iddianın kaynağı, İncil ve Tevrat’ın, içerik ve öğreti açısından, beklendiği gibi bulunmaması, yani İslami olmamasıdır. İşte bu durumu açıklamak için, yukarıdaki iddia ortaya atılmıştır. Nedeni ne olursa olsun, bu hakikat adına söylenmiş en büyük yalandır.

Bütün dünyadaki Müslüman teoloji doktorlarının, öğrencilerine hakikati söylemelerinin zamanı gelmiştir. Elimizde yeterince kanıt vardır ki, Halife Osman zamanında, Kuran tek bir standart metin haline getirilirken, elde bir çok metin vardı ve bunlar da değişik ifade tarzlarına sahipti. Halifeliği zamanında Osman haber aldı ki, Kuran, Suriye, Kafkasya ve Irak’ta, Arabistan’da olduğundan farklı bir şekilde okunuyordu. Derhal harekete geçip Hafsah’ın (Hz. Muhammed’in eşlerinden biri ve Hz. Ömer’in kızıdır) elinde bulunan elyazması metinleri istetti. Sonra Zeyd b. Sabit’e ve daha üç kişiye emir vererek bu metnin kopya edilip çoğaltılmasını ve gerekli yerlerinin düzeltilmesini sağladı. Bu işler tamamlandığında, Kuran’ın diğer elyazmalarıyla ilgili olarak, sert tedbirler aldığını görüyoruz.

“Hz. Osman’ın hazırlattığı nüshalar… Mekke, Küfe, Basra, ve Şam’a gönderilmişler, bir tanesi de Medine’de alıkonulmuştur. Bu nüshaların gönderilmesiyle birlikte, bunların metinlerine uymayan mashafların (Kuran’ların) yakılması da emredilmiş, yazılarına aykıra düşen okuyuşların yasaklanması istenmiştir.”

Hristiyanlık tarihinin hiçbir döneminde, hiç kimse, Kutsal Kitap’ın tek bir kopyasını doğru kabul edip diğerlerini yok etme çabasına girmemiştir. Niye Osman, mevcut diğer Kuran metinleriyle ilgili emri vermiştir? Biz sadece, bunların “ciddi hatalara” sahip olduğunu düşünebiliriz. Öyle çok, öyle ciddi yanlışlar ki, bir düzeltme yoluna değil de, toptan imha yoluna gidilmiştir. Bir başka deyişle, Kuran metni tarihinin bu dönemini inceleyecek olursak, göreceğiz ki, doğru olarak benimsenip standart hale getirilen Kuran, bir insanın (Tanrı’nın değil) kendi takdirine göre (Tanrı’dan gelen ilhamla değil) seçtiği Kuran’dır. Hangi nedenlerden dolayı, Hafsah’ın elindeki elyazmasının eldeki en mükemmel metin olarak görüldüğünü anlamak mümkün değildir. Şimdi sıralayacağımız kanıtlar, İbni Mesud derlemesinin bu seçime daha layık olduğunu gösterecektir. (Aralarındaki farkların büyüklüğünü düşünürsek, birinin mükemmelliğini ciddi bir şekilde savunmak imkânsızdır.)

Her ayrıntısı Hafsah’ınki ile aynı olan, başka tek bir Kuran daha olmadığı, hepsinin yakılarak yok edilmesinden belli olmaktadır. Bu tür kanıtlar, Kuran’ın hiçbir zaman değiştirilmediği yolundaki inancı destekler mahiyette değildir.

Diğer taraftan bu “düzeltilmiş standart Kuran’ın” da mükemmel olmadığı anlaşılmaktadır. İslam literatürünün en gözde eserlerinde okuduğumuza göre, yukarıda adı geçen Zeyd İbn-i Sabit, bir ayetin eksik kaldığını hatırlamıştır. Bakın, şöyle diyor:

“(Kuran’ı istinsah ederken) ben, (Hafsa’nın yanındaki Kuran yazılı) sahifeleri (n sûresini) Mushaflara naklettiğimde Ahzab (sûresin) den bir âyeti – ki Resûlullah… onu okuduğu her zaman işittiğim halde kaybetmiştim. Ve o âyeti (yazılı olarak) bulamamıştım yalnız Peygamberimiz’in tek başına şehâdetini iki kimsenin şehadetine denk tuttuğu Ensâr’dan Huzeyme’nin yanında buldum. (En sonu onu da hey’edin kârariyle Mushaf’taki sûresine koyduk). O âyet de Allah’ın: [Mü-minlerden öyle erler vardır ki, onlar Allah’a verdikleri ahde bağlı kaldılar]. (Ahzab, 23. ayet) mealindeki ??dir.

Sözü edilen bu ayet, Ahzâb (33) Sûresindeki 23. ayettir. Bu yüzden, bu kanıta inandığımız takdirde – ki aksini gösteren başka bir kanıt da yoktur – Osman’ın derlemesinden sonra da tek bir mükemmel Kuran yoktu.

İkincisi, bunun benzeri kanıtları bize göstermektedir ki, elimizdeki Kuran’da ayetler, hatta paragraflar eksiktir. Örneğin, Hz. Ömer halifeliği zamanında, zinanın taşlanarak cezalandırılmasıyla ilgili bazı ayetleri Hz. Muhammed’den duyduğunu belirtmiştir:

“Ömer (İbnü’l Hattab) radiya’llâhu anh’den (bir hutbesinde) şöyle dediği rivâyet olunmuştur: Bir hakikattir ki, Allah, Muhammed Salla’llahu aleyhi ve sellem’i hak Peygamber gönderdi ve ona kitap indirdi. Ona indirdiği âyetler içinde Recm âyeti de vardi.” Recm âyeti şudur: “Evli bir erkek ve kadın zinâ ederlerse (zinâ, gebelik veya ikrâr ile) sâbit olursa (âile namusunu lirleten bunları taşlayınız!”

Zina işleyenlerin taşlanarak cezalandırılmasıyla ilgili ayetin olmaması, Kuran’ın bugünkü haliyle de “mükemmel” olmadığını açıkça kanıtlamaktadır. Hadislerde rasladığımız başka kanıtlar da bize, bir zamanlar Kuran’da mevcut bazı ayet ve paragrafların bugün bulunmadığını göstermektedir. Öyleyse, şunu kesinlikle söyleyebiliriz ki, bugün geçerli Kuran, orijinal Kuran değildir.

Yakılması emredilen metinlere dönüp baktığımızda, bunlarla Osman’ın kendi anlayışına göre en iyisi deyip standart hale getirdiği Kuran arasında önemli farklar görüyoruz. Üstelik bu farklar sık sık iddia edildiği gibi, sadece “lehçe farkları değil, gerçek metin farklılıklarıdır”.

Bazı durumlarda, bazı kelimelerde sessiz harf farklılığı vardır. Bazı durumlarda ise bütün bir cümle farklıdır. Bazı derlemelerde rastlanan bazı kelime ve cümlelerin, diğerlerinde olmadığı görülmüştür. Bu farklılıkların söz konusu olduğu derleme sayısı on beş kadardı.

Şimdi Abdullah ibni Mesud’un metnini ele alalım. (Bu kişinin derlem esiyle ilgili söyleyeceklerimiz, diğerleri için de geçerlidir.) O dönemde Kufa’da yaşayan Müslümanlar bu metni standart Kuran olarak benimsemişlerdi. Osman haber gönderip Hafsa’ınki dışında her türlü metnin yakılmasını emredince, Mesud bir müddet daha kendi metnini bırakmayı reddetti. Böylece bir süre daha, resmi Kuran haline gelen Hafsa’ın metni ile rekabet halinde bulundu.

İbni Mesud ilk Müslüman olanlardan biriydi. Aynı zamanda Kuran okumayı öğreten kişilerin de ilkiydi. Kuran metni konusundaki bilgisiyle, gerçekten de geniş çevrelerin saygınlığını kazanmıştı. Bir defa Muhammed’in huzurunda yetmişten fazla sûreyi ezbere okumuş, hiç kimse de hata bulamamıştı. İmam Müslim’in bu çok saygı gören hadis derlemesinde şu cümleleri buluyoruz:

“Masruk bildirdi ki Abdullah bin Amr huzurunda İbni Mesud’un sözünü ettiklerinde şöyle dedi: Onun sevgisi kalbimde hiç eksik olmaz, çünkü Allah’ın elçisi (S.A.) onun hakkında bir gün şöyle demişti: ‘Kuran’ı okumayı, dört kişiden öğrenin: İbn Mesud, Abu Hudayfa’nın müttefiği Salim, Ubayy b. Kab ve Muad b. Cabal.'”

Bir başka hadis kitabına göre, Muhammed Kuran’ı her yıl Cebrail ile birlikte gözden geçirir ve yukarıda adı geçen İbni Mesud da yanlarında bulunurdu. Bunun benzeri bir hadiste, Muhammed’in şöyle dediğini okuyoruz.

“Kuran’ı okumayı dört kişiden öğrenin: Abdullah bin Mesud (önce Mesud’u zikrettiğine dikkat edin), Abu Hudayfa’nın eski kölesi Salim, Muad b. Cabal ve Ubai b. Kab.”

Yukarıda yaptığımız alıntılardan da görülüyor ki, o dönemde yaşayan tüm Müslümanlar için Mesud, Kuran konusunda tam bir otoriteydi.

Hem Salim hem Ubai b. Ka’b’ın derlemelerinde farklı ifade tarzları bulunmaktadır. Fakat İbn Mesud’a Muhammed’in kendisi tarafından öncelikle verilmiştir. Bu yüzden İbni Mesud’un metninin, Hafsah’ınki de dahil olmak üzere diğerlerinden pek çok yerde farklı olduğunu keşfetmek şaşırtıcı olmaktadır. Ayrıldığı bu noktalar Arthur Jeffery’nin değişik derlemeler arasındaki farklılıkları inceleyen kitabında doksan sayfa tutmaktadır.13 Yazar kanıtlarını pek çok İslami kaynaktan almış ve belgelemiştir. Sadece Bakara (2.) sûresinde diğerlerinden farklı olduğu noktaların sayısı 149’ı bulmaktadır.

Hafsah’ın metninden derlenen Kuran’ı kabul edip kendi metnini yok etmeyi reddetmesinin bir başka nedeni de, Hafsah’ın metninin Zeyd b. Sabit tarafından derlenmiş olmasıydı. Neden derseniz, henüz Zeyd anasından doğmamışken, o Muhammed’in en yakın arkadaşlarından birisiydi.

Bu anlattıklarımızın hepsinden iki şey ortaya çıkmaktadır. Birincisi, Mesud’un metni, standart Kuran olmak için, Hafsah’ınkinden daha uygundu. Çünkü, Muhammed Mesud’u Kuran konusundaki dört otoriteden en önde geleni olarak görüyordu. İkincisi, iki metin arasında pek çok fark vardı. Doğrusunu isterseniz, binlerce fark vardı ki, bunların da tümü, Jeffery’nin kitabında belgelenmiştir.

Sail ve Ubai b. Ka’b gibi tanınmış daha birçok kimsenin, kendilerine ait derlemeleri olduğunu, bunların Hafsah’ınkinden çok farklı olduklarını ve daha çok Mesud’un derlemesiyle çakıştığını göz önünde bulundurursak, Kuran’ın değiştirildiğine dair elde kanıt bulunmadığı iddiasının ne kadar yersiz olduğu görülür. Jeffery’nin kitabında 362 sayfalık çürütülmez kanıt vardır ki, Kuran’ın o ilk ve önemli dönemindeki derlemeler birbirinden çok bakımdan farklıydı. Bu nedenle, Kuran da değişik ifade tarzlarına sahiptir. Dürüst hiçbir kimse, Tanrı önünde durup Kutsal Kitap’ta olduğu söylenen “önemli hatalardan” Kuran’ın yoksun olduğunu söyleyemez. Bu, aksini ispatlayan kanıtlar ortada olduğu halde yapılan asılsız bir iddia olur.

Gerçek şudur ki, Kuran’ın metin tarihi, Kutsal Kitap’takine pek benzemektedir (Guillaume). Her iki kitap da özgünlüğünü dikkate değer bir şekilde korumuştur. Her ikisi de, yapı ve içerik açısından, başlangıçta var olanı çok iyi aktarmaktadır. Fakat, her iki kitap da tamamen yanlışsız veya metin eksikliği olmadan korunmuş değildir. Her ikisinin de eski metinlerinde farklı ifade tarzlarına raslanmaktadır. Ama bu onların bozulmuş, geçerliliğini yitirmiş olduğu anlamına gelmez. Samimi Hristiyan veya Müslümanların bu gerçekleri kabul edeceğine inanıyoruz.

Kuran’la Kutsal Kitap arasındaki tek fark şudur: Mesih İnanlıları Topluluğu doğruluk adına, değişik anlatımlı metinleri büyük bir özenle korumuş, Müslümanlar ise, halife Osman zamanında, Kuran’ın değişik anlatımlarını gösterecek her türlü kanıtı yok ederek tüm İslam dünyası için tek bir Kuran bırakmayı uygun görmüşlerdir. Bugün piyasada tek bir Kuran olabilir. Fakat dürüst olan hiç kimse, bunun Muhammed tarafından arkadaşlarına iletilenle, tıpatıp aynı olduğunu iddia edemez. Öte yandan, bugüne kadar hiç kimse, niye Hafsah’ın elindeki metnin kusursuz olduğunu kanıtlayabilmiş değildir. Aksine, eldeki kanıtlar, bu hakka, İbni Mesud’un elindeki metnin daha fazla sahip olduğunu göstermektedir. Ayrıca, bu gerçekleri göz önüne alırken, hadislerde bulunan ve elimizdeki Kuran’ın hâlâ tamam olmadığını gösteren diğer kanıtlar da düşünülmelidir.

Bugün dünyada mevcut, tüm Kuran’ların aynı olduğunu söylemek bir şey ifade etmez. Zincir en zayıf halkası kadar sağlamdır. Kuran metni tarihindeki zayıf nokta da, işte burada, yani o eski günlerdedir. O dönemde birbirinden farklı bir çok Kuran derlemesi vardı. Standart olması için sonunda seçilip çoğaltılan Kuran metni de tamam ve mükemmel değildi. (Not: Bu konuda daha ayrıntılı bilgi edinmek için, İngilizce bilenler bakınız: JAM’ AL-QUR’AN: THE CODIFICATION OF THE QUR’AN TEXT, A Comprehensive Study of the Original Collection of the Quran Text and the Early Surviving Quran Texts, John Gilchrist, P.O. Box 1804, Benoni 1500, Güney Afrika.)

Sadece hakikat sevgisi olmayan, geçerli kanıtlara saygı göstermeyen kimseler ancak Kutsal Kitap’ın değiştirilip bozulduğunu, Kuran’ın ise, değiştirilmeden korunduğunu iddia edebilir. Onlar böylece, imanlarına hizmet ettiklerini düşünürler. Ancak, doğru olan ve doğruyu seven Tanrı onların bu temelsiz propagandalarına karşı duracaktır.

5. “Elli Bin Yanlış”?

Deedat, daha sonra, “Yehova’nın Şahitleri” denen ve Hristiyan olmayan bir tarikatın Eylül 1957 tarihinde yayınlamış olduğu “Awake” adlı bir derginin, “Look” adlı bir dergiden yaptığı alıntıyı işaretle, bazı “modern araştırmacıların” Kutsal Kitap’ta elli bin yanlış bulunduğunu söylediklerini yazmaktadır.

Ne var ki, bu sözde modern araştırmacıların kimliği konusunda bilgi vermemekte, bu kadar çok sayıdaki yanlıştan da hiç örnek sunmamaktadır. Biz bu iddianın boş bir sözden ileri geçmeyeceğini, Kutsal Kitap ve öğretisine karşı önyargılardan kaynaklandığını sanıyoruz.

Ne yazık ki, bu önyargıyı paylaşan kimseler de, okudukları ne kadar ilgisiz ne kadar saçma olursa olsun, her şeyi olduğu gibi benimsemektedirler. Deedat da aynı şeyi yapmakta, Kutsal Kitap aleyhine yazılmış her şeyi doğrulama zahmetine dahi katlanmadan, bir gerçekmiş gibi kabul etmektedir. Bu yüzden de aşağıdaki şu sözlerinin ciddiye alınması dahi güçtür:

“Düzeltilmiş Standart Nüsha’nın (RSV) yazarları tarafından düzeltilmeye girişilen onbinlerce – önemli ve önemsiz – hatayı sergilemeye zaman ve mekanımız yoktur.”

Aslında söylemek istediği, Kutsal Kitap’taki onbinlerce yanlışı bilmediğidir. Bu elli bin yanlıştan, sadece dördü görüşümüze sunulmuştur. Doğal olarak, Kutsal Kitap’ın geçersizliğini gösteren elli bin kanıtı elinde bulunduran kimsenin, bunların en önemlilerini sunmasını bekleriz. Bir başka değişle, sundukları, bulabildiği en büyük yanlışlar olmalıdır. Şimdi bu yanlışlara bir göz atalım:

a) İlk sunduğu ve tahminimizce, en büyük “yanlış”ın Yeşaya 7:14’te bulunduğu iddia edilmektedir.

“Bunun için Rab kendisi size bir alamet verecek işte kız (bakire) gebe kalacak, ve bir oğul doğuracak, ve onun adını İmmanuel koyacak.”(Yeşaya 7:14)

Düzeltilmiş Standart Nüsha’da, bakire kelimesi yerine, bir genç kadının gebe kalıp çocuk doğuracağını okuyoruz. Deedat’a göre Kutsal Kitap’taki en büyük yanlış da budur.

Orijinalin yazıldığı dil olan İbranicede kullanılan kelime almah’tır ve Yeşaya’nın İbranice metinlerinin hepsinde bu kelime vardır. Yani, söz konusu olan orijinal metindeki bir değişme değildir. Sorun sadece bir yorum ve çeviri sorunudur. İbranicede bakire için yaygın olarak kullanılan kelime bethulah’tır. Almah genç kadın anlamına gelir. Ancak, evlenmemiş bir genç kadın demektir. Böylece, RSV’de karşılaştığımız “genç kadın” sözü kelimenin tam karşılığıdır ve bir itirazımız da olmaz. Ancak, bir dilden diğer bir dile çeviri yapmakta karşılaşılan güçlükler göz önüne alınır ve bazı çevirmenlerin orijinal metindeki anlamı aktarmak amacıyla farklı kelimeler kullanabileceği düşünülürse, İngilizceye yapılan çevirilerin çoğunda niye bakire anlamına gelen virgin kelimesinin kullanıldığı anlaşılır. Çünkü, kelimenin bağlamı bunu gerektirmektedir. (Kuran’ı İngilizceye çeviren Müslümanların da orijinal Arapça metniyle benzeri sorunları olmuştur. Kelime kelime yapılan bir çeviri her zaman orijinal dilde kastedilen anlamı vermez.)

Yeşaya’da sözü geçen gebelik olayı İsrail için bir işaret olacaktı. Oysa evlenmemiş bir kadının gebe kalmasında pek öyle harika bir şey yoktur. Bu gibi olaylara dünyanın her yanında her zaman rastlanır. İşaret olması için, bakirenin gebe kalıp çocuk doğurması gerektiği açıkça belli olmaktadır. Bu gerçekten bir işaret oldu ve bakire Meryem’in gebe kalıp İsa Mesih’i doğurmasıyla da gerçekleşmiş olmaktadır.

Yeşaya’nın almah kelimesini değil de, bethulah kelimesini kullanmasının bir nedeni vardı. Çünkü, bethulah kelimesi aynı zamanda iffetli dullar için de kullanılır (Yoel 1:8’de olduğu gibi). Genç kadın olarak çevirenler, kelime karşılığını vermekte (RSV’de olduğu gibi), bakire olarak çevirenler ise, bağlamındaki anlamı vermektedir (KJV’de olduğu gibi). Kullanılan kelime ne olursa olsun, söz konusu kadın bir bakireydi. Tartıştığımız şey, orijinal İbranice metnin yorum ve çevirisidir. Kutsal Kitap metninin bütünlüğünü korumasıyla ilgili bir yanı yoktur. Dolayısıyla, Deedat’ın Kutsal Kitap yanlışı diye sunduğu şeyin tutarsızlığı da ortaya çıkmaktadır.

b) Ele aldığı ikinci metin, Yuhanna 3:16’dır. Kral James çevirisinde bu ayet şöyle verilmiştir:

“Zira Allah dünyayı öyle sevdi ki edindiği biricik oğlunu verdi ta ki ona iman eden her adam helak olmasın, ancak ebedi hayatı olsun.” (Yuhanna 3:16 – K. M. Ş.’nin eski çevirisi)

RSV’de ise O biricik oğlunu verdi diyor. Deedat da “‘edindiği’ anlamındaki ‘begotten’ kelimesinin bulunmaması, Kutsal Kitap’ın değiştirildiğini kanıtlar” diyor. Yukarıda da belirttiğimiz gibi bu sorun, bir yorum ve bir çeviri sorunudur. Çünkü, Yunanca aslında kullanılan kelime “unique” olup biricik anlamına gelir. Öyle veya böyle, biricik oğlu ile edindiği biricik oğlu arasında bir fark yoktur. Her ikisi de Yunanca aslının makul çevirileridir ve anlamları tektir. İsa Tanrı’nın oğludur. (Deedat’ın, RSV’nin Kutsal Kitap’ı Kuran’a yaklaştırdığı şeklindeki iddiasını anlamıyoruz. Çünkü Kuran, İsa’nın Tanrı’nın oğlu olduğunu inkâr eder. Halbuki hem RSV hem de KJV bu olguyu aynı güçle vurgular.) Şurasını tekrar ifade edelim: orijinal Yunanca metinde bir değişiklik yoktur. Tartıştığımız sadece yorum ve çevirisidir. Böylece Deedat’ın ikinci iddiası da suya düşmektedir.

Yukarıda yaptığımız açıklamamızı daha da belirgin hale getirmek için, Deedat’ın alıntı yaptığı Kuran’daki Meryem/19:88’e dönelim. Hristiyanların, çok bağışlayıcı Tanrı’nın bir oğul edindiğini söylediklerini okuyoruz. Biz bu alıntıyı, Yusuf Ali’nin yaptığı çeviriden aldık. Şimdi, bir başka çeviriye, Pickthall, Muhammed Ali ve Mavlana Daryabadi’nin yaptıkları çeviriye bakarsak, “edindi” anlamındaki “begotten” kelimesi yerine, “aldı” anlamındaki “taken” kelimesini buluyoruz. Eğer Deedat’ın yürüttüğü mantık doğru olsaydı, bu farklı çeviriler de Kuran’ın değiştirildiğini kanıtlardı.

Müslüman okuyucularımızın bize hemen, tartıştığımız şeyin Kuran’ın İngilizceye çevirileri olduğunu, bunların birinde “edindi” sözcüğünün bulunup diğerinde bulunmamasının, orijinal Arapça metinde bir değişme anlamına gelmeyeçeğini söyleyeceklerini biliyoruz. Öyleyse, aynı mantıklı tutumu sürdürüp kabul edelim ki, Kutsal Kitap’ın bir çevirisinde, aynen Kuran’da da olduğu gibi, “edindi” kelimesinin bulunması, diğerinde bulunmaması, bu kitabın yanlışlığını göstermez.

c) Deedat’ın üçüncü örneği, kabul ediyoruz ki, RSV’nin düzeltme yoluna gittiği bir yanlıştır. Kral James çevirisinde, I. Yuhanna 5:7’de, Baba, Söz ve Kutsal Ruh’un birliğini anlatan bir ayet vardır. Bu ayetin burada bulunmasının nedeni, eski bir metinde dipnot olarak bulunması ve sonradan, metnin bir parçası sanılarak, asıl metne katılmış olmasıdır. Tüm yeni çevirilerde bu ayete raslamıyoruz. Çünkü, şimdi elimizde bulunan, daha eski ve daha güvenilir metinlerde bu ayet yoktur.

Deedat, kitabının 26. sayfasında, yukarıda sözü edilen ayeti gösterip, “Bu ayet… Hristiyanların Mukaddes Üçleme dedikleri şeye anlamca en yakın olanıdır” demektedir. Eğer bu doğru olsaydı, yani bütün üçlü birlik gerçeği, sadece bu ayete dayansaydı, bu cidden düşünülmesi gereken bir durum olurdu. Oysa, Kutsal Kitap’ın teolojisiyle ilgilenen herkes – Katolik, Protestan veya diğer Hristiyanlar – hepsi de hemen şunu kabul edeceklerdir ki, Kutsal Kitap’ın bütününden Tanrı hakkında çıkarılacak tek doktrin, üçlü birlik doktrinidir. Bu gerçeği en iyi özetleyip tanımlayacak ayet de, I. Yuhanna 5:7’den çok şu aşağıda bulunan ayettir:

“Gökte ve yeryüzünde bütün yetki bana verildi. Bu nedenle gidin, bütün ulusları öğrencilerim olarak yetiştirin. Onları Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’un adıyla vaftiz edin. Size buyurduğum her şeyi onlara öğretin. İşte ben, dünyanın sonuna dek her an sizinle birlikteyim”(Matta 28:18-20)

Yukarıdaki ayette, üç kişiden bir kişiymiş gibi bahsedilmekte, tekil olarak “adıyla” denmektedir. Kutsal Kitap’ta geçen bu bağlamdaki “adıyla” sözcüğü, konu olan yer veya kişinin, karakter ve doğasına işaret etmek için kullanılır. İsa Mesih burada, “Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’un adıyla” demekle, aralarında bulunan mutlak birliği aynı zamanda, karakter ve özlerinde bulunan tam benzerliği belirtmiş oluyor. Bu ayet, hem içeriğiyle, hem vurgusuyla, üçlü birlikçi bir özelliktedir. Oysa I. Yuhanna 5:7, sadece bunu destekler. Dolayısıyla bu ayetin çağdaş çevirilerde bulunmamasının, Hristiyanlığın üçlü birlik kavramına, ne etkisi olur, anlamıyoruz. Sonuç olarak, ortada ciddiye alınacak bir sorun yoktur.

d) Deedat’in dördüncü iddiası, sadece derin bilgisizliğini göstermektedir. İncil’in “esin sahibi” yazarlarının – İsa’nın göğe çıkmasıyla olgili olarak tek bir kelime dahi yazmadığını söylemektedir.16 Kanıt olarak da RSV’nin farklı ifadeler olarak teşhis ettiği, İncil’in Markos ve Luka kısımlarında, İsa’nın göğe çıkmasıyla ilgili olarak bulunan iki ifade gösterilmektedir. Deedat’ın iddiası, bu ayetler dışında, göğe çıkmayla ilgili olarak İncil yazarlarının bir şey demedikleridir. Fakat biz, her dört yazarın da bunu bildiğini görüyoruz. Yuhanna, en az 11 kez değiniyor. Onun İncil’inde İsa şöyle diyor:

“Benim Babamın ve sizin Babanızın, benim Tanrımın ve sizin Tanrınızın yanına çıkıyorum.” (Yuhanna 20:17)

Luka, sadece İncil’lerden birini değil Elçilerin İşleri kitabını da yazmıştır. Bu kitapta ilk sözünü ettiği şey de İsa’nın göğe çıkması

“İsa bunları söyledikten sonra, onların gözleri önünde yukarı alındı. Bir bulut O’nu alıp gözlerinin önünden uzaklaştırdı.” (Elçilerin İşleri 1:9)

Matta ve Markos, İsa’nın gökten ikinci gelişinden sık sık bahsederler (Matta 25:31 26:64 Markos 14:62). İsa göğe çıkmadıysa, her halde oradan inmesini de beklemezlerdi. Kısaca özetlersek, Markos 16:9-20 ve Yuhanna 8:1-11 bölümleri, Deedat’ın iddia ettiği gibi, önce Kutsal Kitap’tan çıkarılıp sonra Kutsal Kitap’a konmamışlardır. Kutsal Kitap’ın, Düzeltilmiş Yeni Çeviri (RSV) dediğimiz yeni çevirisinde metne dahil edilmişlerdir. Çünkü araştırmacılar, bunların gerçekten de orijinal metnin bir parçası olduğuna ikna olmuşlardır. İşin doğrusu, bu ayetler en eski metinlerin bazısında var, bazısında yoktur. Deedat’ın sandığı gibi, RSV yazarları Kutsal Kitap’la oynamamakta, onu sadece mümkün olduğu kadar orijinal metne yaklaştırmaya çalışmaktadırlar. Oysa halife Osman’ın görevlendirdiği kimseler, tercih ettikleri bir metinden farklı olan her metni yok ederek, işin kolayına sapmışlardır.

Ayrıca, İncil kitaplarının ilk elyazması metinlerinin bize ulaşmadığını, bunların kayıp olduğunu söylemek bir şey ifade etmez. Çünkü aynı durum Kuran’ın ilk elyazmaları için de geçerlidir. Kuran’ın bize ulaşan en eski metni, Hicret’ten iki asır sonra derlenmiş, erken Al Mail üslubuyla, parşömen üzerine yazılmış bir elyazmasıdır. Diğer eski Kuran’lar, Kufi yazısıyla, aşağı yukarı aynı tarihlerde yazılmışlardır.17

6. Kutsal Kitap’ta “Allah” Var Mı?

Deedat’ın Kitab-ı Mukaddes Allah Sözü müdür? adlı kitabının 34. sayfasında, Kutsal Kitap’ın “Scofield Çalışma İncili”nde, Arapça “Allah” kelimesinin bulunduğu iddiasıyla karşılaşıyoruz. İddiasına kanıt da gösterdiği için bu kez şanslı sayılırız. Çünkü Scofield Nüshasından bir sayfayı alıp kitabına basmıştır. Bu sayfanın dipnotunda İbranice Tanrı anlamına gelen “Elohim” kelimesinin “El” (güç) ve “Alah” (yemin etmek) kelimelerinden geldiğini okuyoruz. İşte bu ikinci kelime, yani Alah kelimesi, Kutsal Kitap’ta Arapça Allah kelimesinin bulunduğunun kanıtıymış.

Biz bu kadar ilişkisiz ve saçma kanıtların düşünülmesinin bile zor olduğunu sanıyoruz. İbranice’deki Alah kelimesi “yemin etmek” anlamına gelir. Bunun Arapça Allah kelimesinin Kutsal Kitap’ta bulunduğuna nasıl kanıt oluşturduğunu anlamıyoruz. Deedat, gerçekleri çarpıtmaya devamla, Scofield Nüshasını yapanların, “Elah” (İbranice: Tanrı) kelimesi yerine, “Alah” yazdıklarını söyleyerek, inanabilme gücümüzün sınırlarını zorlamaktadır. Oysa bu yazarlar için bu ikinci kelime de “yemin etmek” anlamında bir başka kelimedir.

Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, mantıksız iddialarına birini daha ekleyerek şöyle demektedir: En son Scofield Nüshasında bu Alah kelimesinin bulunmaması, “Ortodoksların” bunu maksatlı olarak çıkardıklarını göstermektedir.18 Bir yorum dipnotunda artık bu kelimenin bulunmadığı açıktır. Fakat bu nasıl olur da, Kutsal Kitap metninin kendisinin değiştirildiğini gösterir! Başka bir yerde, Hristiyanların bir dipnotunu Tanrı Sözü’nün bir parçası olarak görmemeleri gerektiğini söylüyor.19 Doğrusu, bu adamların başkalarından beklediği standartları kendisine uygulayamaması esef vericidir.

Bununla beraber, burada şu konuya da açıklık getirmekte yarar vardır. “Allah” kelimesinin bir özelliği yoktur, Kuran’dan kaynaklandığı da düşünülmemelidir. Suriye dilinde Tanrı anlamına gelen, “Alaha” kelimesinden geldiği, İslam öncesi dönemde Hristiyanlarca yaygın olarak kullanıldığı bilinmektedir.20 İslam’dan önceki dönemde Araplarca da yaygın olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır. Örneğin, Muhammed’in babasının ismi, Abdullah’tır. Allah (Tanrı) ve Abd (kul) anlamına gelen iki kelimeden yapılmıştır. Diğer yandan, “Allah” kelimesinin, İslam öncesi dönemin şiirinde, Tanrı anlamında kullanıldığı apaçık bir gerçektir.21 Durum böyleyse, bu ismin özel bir yanı yoktur. Bu yüzden Deedat’ın neyi kanıtlamak çabasında olduğunu, heyecanının sebebini bilmiyoruz.


7. Kutsal Kitap’ta Paralel Bölümler

Deedat’ın “mahkûm edici itiraflar” başlığı altında yazdıklarının üstünde fazla durmaya gerek görmüyoruz. Çünkü bunlar Kutsal Kitap metninin yer yer zarar gördüğünü dürüstçe itiraf eden sözlerden başka bir şey değildir. Bu konuya daha önce eğilmiştik. Ayrıca Kuran’ın da benzeri durumda bulunduğunu belirtmiştik. Bu nedenle, konuyu dağıtıp dikkatlerin başka yöne çekilmesine izin vermeyeceğiz.

Bununla beraber, Hristiyanların övündüğü dört binin üstündeki farklı elyazması arasından, kilise ileri gelenlerinin, kendi önyargılarına uygun düşen dört tanesini seçtiklerini, bunları da sonra, Matta, Markos, Luka ve Yuhanna “İncilleri” diye adlandırdıklarını ileri sürmesine şaştığımızı belirtmeden geçemeyeceğiz (“Dört İncil” konusunda bkz. VII. Bölüm).

Deedat, bunları söylemekle, konuyla ilgili affedilmez bilgisizliğini bir defa daha açığa vurmuş olmaktadır. Çünkü, bu dört bin elyazması, Yeni Antlaşma’yı oluşturan 27 kitabın kopyalarıdır. Yüzlercesi de sözü geçen dört “İncil”in kopyalarıdır. Bu tür iddiaları okuyunca, Deedat’ın kitabını istesek bile, bilimsel bir eleştiri olarak göremeyeceğimizi, daha çok Kutsal Kitap aleyhine yazılmış bir nutuk olduğunu anlıyoruz. Öyle ki, yazarın bilgisi mi daha koyu, yoksa önyargıları mı, karar vermekte güçlük çekiyoruz.

Bu önyargısını izleyen sayfada da sergilemiş olduğunu görüyoruz. Burada, Musa’nın beş kitabını Tanrı sözü olarak göremeyeceğimizi, çünkü bunlarda sıkça geçen “Rab Musa’ya dedi ki…” gibi ifadelerin, bunları bir üçüncü kişinin yazdığını söylemektedir. Deedat’ın bir an için dahi durup Musa’nın kendisinden üçüncü kişiymiş gibi söz etmek isteyebileceğini düşünmemesi, bizce bu önyargılı tutumunun göstergesidir.

Bu gibi ifadelere bakıp Musa ile ilgili olarak söyledikleri doğru ise, yani bu sözler Musa’nın değil duyduklarını ileten bir üçüncü kişinin sözleri ise, Kuran da ne Tanrı’nın ne de bir peygamberin sözleridir. Olsa, olsa, “duyduğunu ileten bir üçüncü şahsın” sözleridir. Çünkü, benzeri ifadeler Kuran’ın sayfalarında da vardır:

“Allah, ‘Ey Meryem oğlu İsa! Sana ve anana olan nimetimi an’ demişti!” (Mâide/5:110).

Kutsal Kitap’taki, “Rab, Musa’ya konuştu” ifadesiyle, Kuran’daki “Allah, İsa’ya konuştu” ifadeleri arasında bir fark göremiyoruz. Kutsal Kitap’ı eleştirmek için söylenen her sözün, Kuran için de geçerli olacağı, kuşku götürmez.

Son olarak Musa, Deedat’in dediği gibi, kendi ölümünün ağıtını yakmamıştır. Tesniye kitabının 34. bölümü, halefi Yeşu Peygamber tarafından yazılmıştır. Bu adı taşıyan bir sonraki kitabın yazarı da odur.

Deedat’ın kitabının 6. bölümü dört İncil’in özgünlüğü ile ilgilidir. Söze başlarken ilk İncil’i Matta’nın yazmadığını, kitap içi kanıtların bunu gösterdiğini ileri sürüyor. Neden olarak da Matta’nın kendisinden bir üçüncü şahısmış gibi söz etmesini gösteriyor. Bu doğrultuda yürüttüğü mantığın ne kadar tutarsız olduğunu daha önce de göstermiştik. Yazarının Tanrı olduğu söylenmesine rağmen, Kuran’da Tanrı’dan pek çok defa bir üçüncü şahıs gibi söz edilmektedir. Böylece bir Müslümanın Kutsal Kitap’ın herhangi birisinden, yazarı kendinden, bir üçüncü şahısmış gibi söz ediyor diye kuşkulanmasını anlayamayız.

Dahası, Deedat’ın kitabına aldığı J.B. Phillips’in Matta İncil’iyle ilgili araştırmasının önsözü de çok aydınlatıcıdır. Phillips şöyle diyor:

“Eskiler, bu İncili Havari Matta’ya atfetmiştir. Fakat bugünün dinbilginlerinin hemen hemen tümü bu görüşü reddeder… Hâlâ Matta diye rahatça isimlendirebileceğimiz yazar… sözlü bir efsane koleksiyonu olabilecek esrarengiz “Q”dan açıkça istifade etmiştir.”

Şimdi aşağıda sıralayacağımız şu olgulara dikkatinizi çekmek istiyorum:

1. Bu İncil’in Matta tarafından yazıldığı eskiden beri kabul edilmektedir. Bazı “dinbilginlerinin” kişisel görüşünü kabul edip İncil’in ilk yazılıp çoğaltıldığı günlerde yaşayan tanıklığını reddedemeyiz. Diğer yandan, “dinbilginlerinin hemen hemen tümü”nün bu İncil’in Matta tarafından yazıldığını kabul etmedikleri görüşüne de katılamıyoruz. Kabul etmeyenler belli bir ekole mensup araştırmacılardır. Onlar Yaradılış hikâyesine de inanmazlar. Nuh ve Tufanı efsane olarak bilirler. Yunus’un bir balığın karnında üç gün geçirdiği düşüncesi de gülünçtür, onlar için. Biz Müslüman okurlarımızın bu tür “dinbilginlerine” ne diyeceklerini düşünebiliyoruz.

Fakat yukarıda sözü geçen bu hikâyeleri tarihsel gerçekler olarak görenlerin hemen hemen hepsi bu İncil’in Matta tarafından yazıldığını da kabul eder.

2. Phillips, “bu İncil’in yazarının yine de Matta olduğu rahatlıkla söylenebilir. Çünkü makul bir alternatifi olmadığı gibi, ilk dönem kilisesinin tarihi de akla başka birini getirmemektedir” diyor.

3. Esrarengiz “Q” adlı kaynak, çağdaş “bilim adamları” öyle görmeyi tercih ettikleri için esrarengizdir. Daha doğrusu, bir efsaneden başka bir şey değildir. Böyle bir sözlü geleneğin varlığını gösteren tarihsel hiçbir kanıt yoktur.

Son olarak, Matta’nın Markos’tan kopya ettiğini, Yeşaya 37’de bulunan bir bölümün, II. Krallar 19’da tekrarlandığını belirtip, eleştiride bulunmasını ciddiye almamız mümkün değildir. Deedat, “Matta… tamamını Markos’tan kopya etmiştir! Buna rağmen Hristiyanlar bu “toplu hırsızlığı” hâlâ Allah’ın Kelamı diye adlandırıyorlar” diyor.25 Bunun, Kutsal Kitap’ın Tanrı Sözü olma ihtimalini tamamen ortadan kaldırdığı ifadesinin mantığını anlayamıyoruz.

Bu fikrinin akılsızlığını anlamak için, Markos İncil’inin tarihini bilmek yeter. Kilise liderlerinden Papias’ın kaydettiğine göre Markos’un İncil’i için havari Petrus kaynaklık ettmiştir.

Petrus’un, İsa’nın yaşamı ile ilgili ilk elden bilgisi, Matta’nın bilgisinden fazla idi. Petrus’un imana gelişi Matta İncil’inin 4. bölümünde anlatılmaktadır. Oysa, Matta’nın imana gelişi, daha sonraları, Petrus’un tanık olduğu birçok olaydan sonra olmaktadır ve Matta’nın 9. bölümünde anlatılmaktadır.

Bir şeyi daha unutmamamız gerekir ki, o da Petrus’un Matta yokken de sık sık İsa’yla beraber olduğudur. Örneğin, Petrus İsa’nın görünümünün değişmesine tanık olmuştur (Markos 9:2). Ayrıca Getsemani bahçesinde de bulunmuştur (Markos 14:33). Oysa her iki olayda da Matta hazır bulunmuyordu.

Matta, bilgi edinmek için daha güvenilir bir kaynak bulamazdı. Çünkü yararlandığı yine İncil metniydi. Bu yüzden onun İncil’ini geçersiz saymamız mümkün değildir.

Eğer Deedat, sözünü ettiği bu Kutsal Kitap’taki hikâyelerin İncil öncesi dönemde yazılmış, İncil dışı kaynaklarda paralelleri olduğunu gösterebilseydi, ayrıca bunların masallar, efsaneler olduklarını da kanıtlayabilseydi o zaman bu söylediklerini ciddiye alırdık. Ne var ki, böyle paraleller Kutsal Kitap’ta bulunmaz. Fakat Kuran’da bunlara rastlamak mümkündür. Tarihi gerçekler olarak anlatılan bazı hikâyelerin İslam öncesi Yahudi masallarında paralelleri bulunmaktadır. Örnek olması için sadece birini ele alalım.

Kuran Habil’in, kendi kardeşi Kabil tarafından öldürülüşünü anlatır (Mâide/5:27-32). Aynı hikâyeyi Kutsal Kitap’ın Tekvin bölümünde de buluyoruz. Ancak, bir noktada farklı oldukları görülmektedir.

“Allah, kardeşinin ölüsünü nasıl gömeceğini göstermek üzere, ona yeri eşeleyen bir karga gönderdi.”(Mâ;ide/5:31)

Yahudilerin bir masal kitabında da, Adem’in Habil için ağladığını, çünkü ölüsünü ne yapacağını bilmediğini, sonunda bir karganın eşeleyerek ölü arkadaşını gömdüğünü görünce, aynısını yapmaya koyulduğunu okuyoruz. Kargayı izleyip aynısını yapan, bu hikâyede, Adem’in kendisi olmaktadır.26 Kuran’da ise kargayı gören Kabil’dir. Bu küçük fark dışında hikâyeler arasındaki benzerlik apaçık ortadadır. Yahudi kitabı, Kuran’dan daha eski tarihli olduğuna göre, Muhammed’in bu hikâyeyi kopya ettiği, uygun bazı değişiklikleri yaptıktan sonra ilahi ilham diye, Kuran’a yazdığı söylenebilir. Vardığımız bu yargıyı kabul etmek istemeyenler, sağlam kanıtlara dayanan bir açıklama getirmek zorundadır. Özellikle de, bunu izleyen şu ayetlerin neden burada olduğunu açıklamalıdırlar:

“Bunun için İsrailoğullarına şöyle yazdık: ‘kim bir kimseyi bir kimseye veya yeryüzünde bozgunculuğa karşılık olmadan öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de onu diriltirse (ölümden kurtarırsa) bütün insanları diriltmiş gibi olur’.” (Mâide/5:32)

İlk bakışta bu ayetin daha önce anlatılan hikâyeyle bir ilgisi görünmüyor. Niye bir insanın ölümü veya kurtarılışı bütün insanlığın yokoluşu veya kurtarılışı olsun ki? Ancak bir diğer Yahudi kaynağına baktığımızda anlatılan hikâye ile, onu izleyen sözler arasındaki ilişkiyi de görüyoruz. Şimdi Mişnah adlı kitaba bakalım:

“Kardeşini öldüren Kabil ile ilgili olarak, kardeşinin kanları ağladı dendiğini görüyoruz (Tekvin 4:10). Bunun nedeni, yani tekil olarak kan değil de, kanları denmesinin nedeni, onun soyundan gelenlerin de kanı kastedildiği içindir. İnsan tek olarak yaratıldı, böylece anlasın ki, bir kişiyi öldürürse, bütün bir ırkı öldürmüş sayılsın. Diğer yandan, bir kişiyi kurtarırsa bütün bir ırkı kurtarmış sayılsın.”

Yukarıdaki sözleri yazan hahamın görüşüne göre, Kutsal Kitap’ta, tekil değil de çoğul olarak kanlar denmiş olmasının nedeni, sadece bir adamın değil tüm soyunun kastedilmiş olmasıdır. Bu açıklamasını oldukça spekülatif bulduğumuzu söyleyebiliriz. Fakat önemli olan, hahamın bu görüşlerinin tıpatıp aynısını, nasıl olur da Allah’tan vahiy yoluyla geldiği söylenen bir kitapta buluyoruz sorusudur. Bizim görüşümüze göre, Muhammed bunu bir Yahudi kaynağından almış, ama nereden aldığını söylememiştir. İkinci bir olasılık da, bunun kaynağını kendisi de bilmiyordu.

“Yaptığımız karşılaştırmalar bize niye Muhammed’in böyle konu dışına çıktığını göstermektedir. Kendisine hikâyeyi anlatanlar bu kuralı da birlikte aktarmışlardır.”

Hem Kuran’da, hem Yahudi kaynaklarında, karga hikâyesinin ardından da, bir insanın öldürülmesi ve bununla ilgili felsefenin gelmesi, Muhammed’in bilgi için bazı kaynaklardan yararlandığını, bunların Tanrı’dan olamayacağını gösterir. Öyle ki şöyle bir yargıya varmamak mümkün değildir.

“Böylece, dünyanın ilk katilinin hikâyesi, sahne arkasında duran bir Yahudinin etkisini gösteren çok bilgilendirici bir örnek oluşturmaktadır.”

Kutsal Kitap’ta bulunan bazı bölümlerin kitabın başka bir yerindeki paralellerindan söz edip bununla uğraşmaktansa, Deedat bize Kuran’daki bazı bölümlerin niye bu kadar Yahudi masal kitaplarına benzediğini açıklamalıdır. Bu benzeyiş o kadar ileri gidiyor ki, Yahudi kaynaklarından alıntı yapıldığı bile söylenebilir. Aksi halde biz de yukarıdaki yargıya katılmak zorunda kalacağız.

Deedat, kitabının bu bölümünü bitirmeden “Kitab-ı Mukaddes çığırtkanları” diye adlandırdığı kimselerden söz ediyor. Bunları da, kitabın “her kelimesinin hatta her virgül ve noktasının Allah’ın Sözü olduğunu ısrarla iddia edecek” kimseler diye adlandırıyor. Kutsal Kitap’la ilgili aşırı iddialar öne süren fanatik insanlara şüphesiz bizim de sempatimiz yok. Ama, şimdiye kadar incelemiş olduğumuz kanıtların ışığında aynı derecede fanatik Müslümanların bulunabileceğini kabul etmesi, aksine kanıtlar ortada dururken Kuran’la ilgili aşırı iddialar ileri süren kimseleri de, “Kuran çığırtkanları” diye adlandırmasını bekleriz.


8. Kutsal Kitap’ta Çelişkiler Olduğu iddiası

Deedat, 7. bölüme “Mihenk Taşı” dediği bir iddiayla başlıyor. II. Samuel 24:1 ile I. Tarihler 21:1’i karşılaştırdıktan sonra, birinde Tanrı’nın Davut’u İsraillileri saymaya yönelttiğini, diğerinde Şeytanın bu işi yaptığını belirterek, burada çelişkiye dikkatimizi çekiyor. Ancak, Kuran ve Kutsal Kitap’ın teolojisiyle ilgili yeterli bilgisi olan herkes, Deedat’ın kendi bilgisizliğini sergilemekten başka bir şey yapmadığını hemen anlayacaktır. Bu konuya ışık tutması için, Kuran’ın kendisinde bile benzer bölümler bulmak mümkündür:

“Kâfirlerin üzerine onları kışkırtan şeytanlar gönderdiğimizi bilmiyor musun?”(Meryem/19:83)

Yukarıdaki ayette Allah’ın şeytanları imansızların üzerine gönderdiğini okuyoruz. Bu yüzden onları şaşkınlığa iten Allah da olsa, baştan çıkarmak için şeytanı kullanmaktadır. Kutsal Kitap’ta Deedat’ın sözünü ettiği durum için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Davut’a karşı harekete geçen Tanrı da olsa, İsraillileri saydırması için şeytanı kullanmıştır (Bkz. s. 146-147). Kutsal Kitap’ın Eyup peygamberle ilgili hikâyesinde de bunun bir benzerini buluyoruz. Eyup 1:12’de şeytana, Eyup peygambere karşı kullanması için güç verildiğini, Eyup 2:3’te harekete geçenin Tanrı’nın kendisi olduğunu okuyoruz. İnsanlara karşı şeytanın her hareketini, Tanrı’nın hareketi olarak da görebiliriz. Çünkü, Tanrı’nın izni olmadan, şeytan hiçbir şey yapamaz. “Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir” şeklindeki Bakara/2:7 ile ilgili olarak, Zamakşari’nin yaptığı şu yorum, bu konudaki son söz olabilir:

“Şimdi kabul edelim ki, şeytanın veya imansızın kalbini mühürleyen gerçekte kendisidir. Buna rağmen, bu yeteneği ve olanağı ona verdiği için, mühürleme işi Tanrı’ya atfedilmektedir.”

Deedat gibi acemilerin Kutsal Kitap’a karşı gereksiz hücumlara kalkıp kendisini komik duruma düşürmeden önce, Zamakşari gibi ünlü bilginlerden Kuran dersi alması gerekmektedir.

Deedat’ın değindiği diğer noktalar, örneğin II. Samuel 24:13 ve I. Tarihler 21:12’de görülen farklı rakamlar, yani birinde 3 yıllık, diğerinde 7 yıllık beladan bahsedilmesi, yazıcıların bir rakam yerine diğerini yazmalarından kaynaklanan basit hatalardır (Ayrıca bkz. s. 148). Örneğin, İbranicede 2000 için kullanılan bir küçük kelime – ki I. Krallar 7:26’da geçer – 3000 anlamında kelimeye çok benzer. Bu da II. Tarihler 4:5’te geçmektedir.32 Tarafsız bir araştırmacı bunu bir yazıcının yanlış aktardığını hemen kabul edecektir. Deedat’ın saydığı tüm durumlarda çelişki değil, yukarıdakine benzer yazıcı hataları vardır. Bu küçük hataların, kitabın bütününü nasıl etkilediğini kimse gösterememiştir.

Eğer bunlar çelişkili ise, Kuran’da da benzerlerini bulup göstermemiz mümkündür. Örneğin, Secde/32:5’te, Allah ile bir günün bin yıl olduğunu, Meâriç70:4’te ise böyle bir günün 50.000 yıl gibi olduğunu okuyoruz. Deedat, II. Tarihler 9:25’te dört bin ahır dendiğini, oysa I. Krallar 4:26’da kırk bin ahırdan bahsedildiğini, aradaki 36.000 ahırlık farkın çok büyük olduğunu söyleyip bunu konu yapacağına, yukarıda Kuran’dan verdiğimiz örnekte görülen daha büyük farkın, 49.000 yıllık farkın açıklamasını yapsın.

9. Kutsal Kitap’ta Müstehcenlik

Bundan sonraki bölümde Deedat, Yahuda’nın Tamar’la ilişkisi – ki Tekvin 38’de geçer – ve benzeri diğer hikâyelerin, örneğin Lut’un kendi kızlarıyla ilişkisi gibi hikâyelerin üzerinde duruyor, böyle hikâyeler içerdiği için bunun Tanrı’nın sözü olamayacağını söyluyor (Bkz. s. 201-203).

Doğrusu, bu mantığını izlemekte güçlük çekiyoruz. Tanrı sözü olduğunu iddia eden bir kitabı, insanların en iyisinin dahi kötü yanları olduğunu gösteriyor diye reddetmemiz mümkün değildir. Deedat’ın işaret ettiği hikâyelerin tümü, insanların kötülüğü ile ilgilidir. İnsanların günahlarını böyle apaçık söylüyor diye Tanrı sözü değildir dememiz, nasıl mümkün olur, anlayamıyoruz. Kutsal Kitap’ın başından sonuna kadar Tanrı tam anlamıyla kutsal, adil ve sevgi dolu bir karakterde tanıtılmaktadır. Tanrı’nın bu şekilde tanıtılmasına Deedat’ın bir itirazı olmadığını görüyoruz. Bizim için önemli olan da budur. Çünkü, bizim görüşümüze göre, bir kitabın Tanrı sözü olup olmadığına bakılırken göz önüne alınması gereken nokta, Tanrı’yı nasıl tanıttığıdır. Eğer o kitap insanların günahlarını hiç bir şeyi saklanmadan ortaya döküyor ve en iyilerinin dahi kusurlu davranışlarını göz ardı etmiyorsa, Tanrı sözü olma iddiasından hiçbir şey kaybetmez. Demek ki övdüğü insanlar değil Tanrı’dır deriz. Kutsal Kitap da Tanrı’yı yüceltir, insanları değil.

Bizim dikkatimizi bir noktanın daha çektiğini söyleyebiliriz. Deedat işine öyle geldiği için Kutsal Kitap’ta anlatılan daha büyük bir kötülük ve günahtan hiç söz etmiyor. Bu da II. Samuel 11’de geçen Davut’la Batşeba’nın hikâyesidir. Davut bu kadını banyo yaparken görmüş, kendi yanına çağırtmış ve sonra onunla zina etmiştir. Bunun ardından kadının çocuğu olunca da kocası Uriah’ı öldürtüp onunla evlenmiştir.

Bu hikâye en az Deedat’ın işaret ettiği hikâyeler kadar kötüdür. Fakat bunu özenle görmezlikten gelmektedir. Niye? Çünkü Kuran’da da bu hikâye bulunmaktadır. Sad (38.) Sûresinde okuduğumuza göre, Davut’un önüne iki adam çıkar. Doksan dokuz koyunu olan biri tek koyunu olan diğer adamdan, o tek koyunu da ister. Bunun üzerine Davut kızıp bunun haksızlık olduğunu söyler. Ancak, sonradan anlar ki aslında bu hikâye kendisini yargılamaktadır. O zaman Allah, Kuran’da şöyle diyor:

“Davut, kendisini denediğimizi sanmıştı da, Rabbinden mağfiret dileyerek eğilip secdeye kapanmış, tövbe etmiş Allah’a yönelmişti. Böylece onu bağışlamıştık.” (Sad/38:24-25)

Habil ve Kabil hikâyesinde de olduğu gibi ardarda sıralanan bu olayları izlemek güç olmaktadır. Sanki aralarında bir bağlantı yok gibidir. Tanrı, yaptığı şey için Davut’u nasıl yargılamıştır? Davut ne yapmıştır ki sonunda Tanrı onun tövbesini kabul etmiştir? Bu soruların cevabını Kutsal Kitap’ta buluyoruz. II. Samuel 12’de Natan peygamber Davut’a gelip koyun sürüsü sahibi zengin bir adamın, ziyafet için bir koyunun kesilmesi gerektiğinde kendi koyunlarını bırakıp tek koyun sahibi olan hizmetçisinin pek sevdiği koyununu kestiğini anlatır. Davut bu zengin adama kızınca, Natan “o adam sensin” demiştir:

“Ve Natan Davut’a dedi: O adam sensin. İsrailin Allahı RAB şöyle diyor: Ben seni İsrail ülkesine kral olarak meshettim. Ve ben seni Saul’un elinden kurtardım. Ve efendinin evini sana, ve efendinin karılarını koynuna verdim. Ve eğer bu az gelse idi, sana daha neler verirdim. Niçin RAB’BİN gözünde kötü olanı yaparak, onun sözünü hor gördün? Hititli Uriya’yı kılıçla vurdun ve karısını kendine karı olarak aldın. Ve Uriya’yı Ammon oğullarının kılıcı ile vurdun?” (II. Samuel 12:7-9)

Tanrı’nın Davut’u nasıl yargıladığı, işte şimdi anlaşılıyor. İsteyebileceğinden fazlasına sahipken, bir çok karısı varken o, hizmetçisinin tek karısını almıştır. Sonra Davut, “Rabbe karşı günah işledim” deyince, Natan da “Rab de günahını bağışladı” diye cevap vermiştir” (II. Samuel 12:13).

Kuran ve Kutsal Kitap’taki hikâyeler birbirine öyle benziyor ki, nedenlerinin aynı olduğu, yani Davut’un Batşeba ile zinasına işaret ettikleri apaçıktır. Deedat’ın bu hikâyeyle ilgilenmemesinin nedeni, her şeyden önce, bir bölümünün Kuran’da da anlatılmış olmasıdır. Ayrıca, bu hikâyenin doğruluğunu Kuran’ın da onaylamış olması, Kutsal Kitap’ta diğer peygamberlerin benzeri günahlarının bulunmasına da pek itirazımız olamayacağını gösterir.

Tüm peygamberler etten kemikten insanlardı. Bu nedenle de, aynen diğer ölümlü insanlar gibi, günaha düşmeleri mümkündür. Onların bu kötü işlerini saklamadan, ayrıcalık gütmeden, olduğu gibi anlatıyor diye Kutsal Kitap’ı eleştiremeyiz. Muhammed dahi, diğer insanlar gibi, ihtiras sahibi bir insandı. Hayatının bir döneminde dokuz karısı olmasına rağmen, onlarla sıra ile beraber olacağına, dilediği ile beraber olma arzusunu yenememiştir. Bunun üzerine Ahzâb/33:51 “vahyedilip” karılarının istediği ile keyfine göre yatmasına izin verilmiştir. Öyle ki en sevdiği karısı Ayşe, şu yorumu yapmaktan kendini alamamıştır:

“Öyle hissediyorum ki, Rabbin istek ve arzularını yerine getirmekte acele davranmaktadır.”

Yaşamış insanlar arasında sadece İsa Mesih, diğer insanlar gibi arzu ve isteklerine mağlup olmamıştır. Deedat, II. Timoteyus 3:16’nın ışığında anlatılan hikâyeleri hangi başlık altında toplayabiliriz diye soruyor. Bu sorusuna memnuniyetle cevap veririz:

1. Doktrin: Tüm insanlar günahkârdır. Peygamberler ve insanların en iyisi de istisna oluşturmaz. Bu nedenle İsa Mesih aracılığıyla bağışlanmaya herkesin ihtiyacı vardır.

2. Uyarı: İnsanlar Tanrı’ya karşı günah işledikleri zaman sonuçlarına da katlanmak zorundadırlar. Yahuda’nın işlediği günahtan sonra, kendileriyle ilgili hikâyelerde Yakup’un oğullarından tek yer alanı Yusuf’tur. Tekvin bölümünün başından sonuna kadar, onunla ilgili olarak anlatılan her şey, davranışlarının kusursuz olduğunu göstermektedir. Öte yandan, talihleri o kadar parlak olmayan kardeşlerinin zamanla ona yenildiklerini, önünde diz çöküp yiyecek için yalvarmak zorunda kaldıklarını, Yusuf’un ise Tanrı’ya sadakati nedeniyle galip geldiğini anlıyoruz.

3. Düzeltme: Tanrı günahlarımızı bağışlasa dahi, kendi iyiliğimiz için, bazı sonuçlarına katlanmak zorunda kalabiliriz. Davut’un zina günahı bağışlanmıştır, ama bu günahının sonucu olarak hayatında dört büyük kayıp meydana geldiğini görüyoruz. Diğer yandan, bu cezanın onun terbiyesi için olduğunu, benzeri bir şeyi bir daha yapmadığını biliyoruz

4. Doğruluk Yoluna Ulaştırma: Bu olayların tümü bize insanın doğuştan gelen bir doğruluğu olmadığını, tam aksine, eline fırsat geçmesi halinde, günahların en büyüğünü işlemeye potansiyeli olduğunu görüyoruz. Bize gerekli olan Tanrı’dan gelen doğruluktur ki, bu da ancak İsa Mesih’e imanla olur. O korkunç cinayeti işledikten sonra Davut’un şöyle dua ettiğini görüyoruz:

“Bende temiz yürek yarat, ey Allah

Ve içimde doğru ruh tazele.

Beni önünden atma,

Ve Mukaddes Ruhunu benden alma.

Bana kurtarışının meserretini geri ver

Ve istekli ruh ile bana destek ol.” (Mezmur 51:10-12)

Günahkârlar günahlarını Tanrı’ya itiraf edip tövbe etmek ve kurtuluşları için ona güvenmek suretiyle, Tanrı’nın doğruluğunu kazanabilirler. Havari Petrus bunu şöyle ifade etmiştir:

“Günahlarınızın bağışlanması için tövbe edin, her biriniz İsa Mesih’in adıyla vaftiz olsun. Böylece Kutsal Ruh armağanını alacaksınız.” (Elçilerin İşleri 2:38)

10. İsa Mesih’in Soyu

Deedat kitabının son bölümünda İncil’in Matta ve Luka kısımları arasında İsa’nın soyuyla ilgili çelişki bulduğunu, çünkü bu ilişkinin sıraladıkları isimlerin, birbirinden çok farklı olduğunu söylemektedir. Ona göre, isim listeleri arasında görülen bu fark, her iki yazarın da “şaşkın birer yalancı” olduğunu kanıtlamaktadır.34 İnsanlığa verilmiş, en kutsal öğretiyi büyük bir titizlikle kaydeden bu iki insanın “şaşkın birer yalancı” olarak sunulması inanabileceğimizin ötesinde bir şeydir.

Ne var ki, biz onun Kutsal Kitap’la ilgili önyargılarını paylaşmıyoruz. Bu nedenle, konuya da daha objektif bir yaklaşımımız olacaktır. Sözümüzün başında şu hatırlatmayı yapmayı uygun buluyoruz. Her insanın soyunda, iki kol bulunduğunu söylersek yanlış olmaz. Biri babasının atalarını, diğeri anasının atalarını sayar. Yusuf İsa’nın babası değildi, ama soy işinde babası olarak görülmeliydi. Çünkü Yahudilerde önemli olan baba tarafıydı.

Bu nedenle Matta, uzun boylu düşünmeye gerek görmeden, İsa’nın soyunu Yusuf’un kolundan ele alıyor. Hikâyesinin devamında da İsa’nın velisi ve Meryem’ın kocası olarak Yusuf’un rolü üzerinde duruyor.

Deedat, laf arasında, Luka 3:23’e göre, Yusuf İsa’nın “zannedilen” babasıydı diyor. İşte buradaki tek bir kelime, bize Luka İncil’inin İsa’nın soyuyla ilgili anahtarını oluşturuyor. Saydığı ataları içinde hiç kadın ismine rastlamıyoruz. İsa’nın doğumunda Meryem’in rolü üzerinde duruyor olsa bile, soyunu anlatırken, İsa’yı Meryem’in oğlu olarak değil, Yusuf’un “zannedilen” oğlu olarak gösteriyor ki, Yahudilerin geleneklerine uygun olarak baba tarafından bir soyu olsun. Ancak özenle zannedilen kelimesini de ekliyor ki, yanlış anlışılmasın, saydığı Yusuf’un değil, aslında Meryem’in soyuydu. Gördüğümüz gibi bu basit açıklama bu konuda var olduğu söylenen çelişki veya sorunları da ortadan kaldırmaktadır (Ayrıca bkz. V. Bölüm).

“Yüzyıllar boyunca gerçekler oldukları gibi açıklansalar da, önyargıları nedeniyle gözleri görmeyen insanlar Matta ve Luka’yı çelişiyorlar diye suçlamayı sürdürmektedir.”

Deedat bir yandan İncil yazarları arasında çelişki olduğu iddiasını sürdürürken diğer yandan Matta’yı suçlamakta, İsa’nın ataları olarak saydığı kimseler arasında zinakârlar veya aile içi zinanın çocukları olduğunu belirtmektedir. Ayrıca bu durumun İsa’nın mutlak saflığı ve kutsallığına gölge düşürdüğünü söylemek istemektedir.

Matta İncil’ini incelediğimizde İsa’nın soyunda dört kadının adının geçtiğini görüyoruz. Aile içi zina işleyen Tamar, Yahudi olmayan ve aynı zamanda fahişe olan Rahab, yine Yahudi olmayan Rut ve zinâkar Batşeba. Matta’nın saydığı dört kadının da, ahlak veya ırk açısından kusurlu olması dikkatimizi çekmektedir. Bunu maksatlı yaptığı açıktır. Onları anarken, İsa’yı küçük düşürdüğünü düşünmediği de bellidir. Böyle bir düşüncesi olsaydı, İsa’nın soyundan başka kadınları, daha saygı değer kadınları, örneğin Sara ve Rebekka’yı anardı. Matta niye özellikle onun soyunun “temizliğini” bozan dört kadın seçmiştir? Matta, bunun da cevabını çabucak vermektedir. Çünkü Yusuf’a görünen melek doğacak çocukla ilgili olarak şöyle demiştir:

“Onun adını İsa koyacaksın. Çünkü halkını günahlarından kurtaracak olan O’dur!” (Matta 1:21)

İsa’nın bu dünyaya gelişinin nedeni Tamar, Rahab, Rut, Batşeba gibi insanları kurtarmaktır. Böyle insanları kurtarmak, kurtuluşu Yahudi olup olmamasına bakmaksızın insanların tümüne sunmak için gelmiştir. Kendisi de bir fırsat çıktığında şöyle demektedir:

“Sağlamların değil, hastaların hekime ihtiyacı var. Gidin de, ‘Ben kurban değil, merhamet isterim’ sözünün anlamını öğrenin. Çünkü ben doğru kişileri değil, günahkârları çağırmaya geldim.”(Matta 9:12-13)

Siz, değerli okuyucumuz, eğer düşünüyorsanız, yıllar yılı gösterdiğiniz dindarca çabalar, Tanrı önünde bir çeşit doğruluk olarak sayılacaktır ve günahlarınıza bakılmayacaktır, Tanrı kutsallığına ters düşen günahlara aldırış etmez, o zaman kendi kendinizi doğru çıkarmak için gösterdiğiniz boş çabalara devam edin. İsa size yardım edemez. Aslında kimse size yardım edemez.

Fakat eğer biliyorsanız, günahlarınız çoktur gerçek benliğinizi keşfettiniz ve gördünüz ki sizde doğruluk yoktur, sadece ve sadece kötülük vardır. Eğer bir gün bunları, bu gerçekleri kabul edecek kadar dürüst olabilirseniz, o zaman İsa’ya dönün. Çünkü O, sizin gibi insanları kurtarmak için gelmiştir. Sizi günahlarınızdan temizlemek onun elindedir.

Kutsal Kitap’ın yazarlarıyla ilgili olarak Deedat’ın soruları üzerinde uzun boylu durmak gereğini görmüyoruz. İsa, Eski Ahit kitaplarının tümünün Tanrı’dan ilham yoluyla gelen, Tanrı sözü yetkisine sahip olan kitaplar olduğunu onaylamıştır. İsa sürekli olarak, Eski Ahit kitaplarından alıntı yapmış, bu sözlere karşı gelinmeyeceğini söylemiştir (Yuhanna 10:35). Diğer yandan Kutsal Ruh, Yeni Ahit kitaplarının Eski Ahit kitapları kadar yetkili kitaplar olduğuna her yerde ve sürekli olarak tanıklık etmiştir.

Daha önce de görmüş olduğumuz gibi, Kuran da Tevrat ve İncil olarak adlandırılan ve Muhammed zamanında Yahudiler ile Hristiyanların elinde bulunan kitapları, Tanrı sözü olarak tanımaktadır. Sözü edilen bu kitaplar bugün bildiğimiz Eski ve Yeni Ahit kitaplarından başkası değildir. Kimse bu gerçekleri samimiyetle inkâr edemez.

11. SONUÇ

Şimdiye kadar söylenenlerden çıkan sonuç şudur Deedat, Kutsal Kitap’ın Tanrı Sözü olmadığını kanıtlayamamıştır. Kendisinden önce bu işe kalkışan Joommal gibi, Kutsal Kitap’ın başarısız bir eleştirmeni olmaktan ileri gidememiştir.

Ayrıca, kitabının her sayfasında olumsuz bir ruh ve tutum görmek bizi üzmüştür. Kutsal Kitap’ın içerdiğini objektif olarak inceleme gayretini, kitabının hiçbir yerinde görmüyoruz. Onun hakkında tek bir iyi söz söylememektedir. Bir kimsenin Kutsal Kitap’ı baştan sona okuyup sadece kötü şeyler söylemesine şaşmamak elimizde değildir. Kitabının ilk sayfasından son sayfasına kadar okuyucu aşırı önyargılı bir ruhla karşı karşıya gelmektedir. Böyle bir tutum, kendini bir Kutsal Kitap araştırmacısı olarak tanıtan kimseye yakışmamaktadır.

Kitabının 57. sayfasında okuyucularına bizim kuruluşumuzdan bedava bir Kutsal Kitap almalarını öğütlüyor. Bu tavsiye üzerinde bize yazıp bir Kutsal Kitap edinen bir çok Müslümandan birini genç bir adamı ziyaret ettim. Gördüm ki, aynen Deedat’ın dediğini yapmış, iddia edilen çelişki ve müstehcen bölümlerini renkli mürekkeple işaretlemişti. Yalnız bir şeye dikkat ettim, İncil’i okumak, gerçekten ne öğrettiğini bulup çıkarmak gibi hiçbir çaba göstermemişti.

Haçlı seferi ruhunun çoktan gömüldüğünü umut ediyorduk. Ancak bazı Müslüman yazarların, bugünün genç Müslümanları arasında, o ruhu tekrar canlandırmaya kararlı olduklarını görüyoruz. Gerçekten de her samimi Müslümanın Kutsal Kitap’a karşı böyle bir yaklaşımı onaylamayacağını biliyoruz. Sadece hatalarını bulmak için bir kitabın peşine düşmenin başka ne anlamı olabilir ki? Bir kitabı alıp tek bir kelimesini dahi okumadan içindeki yanlışları aramaya yönelten nasıl bir kafa yapısıdır? Kutsal Kitap’la ilgili olarak bir Hristiyan yazarın şu sözlerine kulak verelim:

“O, Tanrı’nın insanlara verdiği harika bir sözdür. Derinliği ve güzelliği, sadece onu eleştirmek için, tek gözle okuyanların dikkatinden kaçacaktır.”

Kutsal Kitap’a derin saygı duyan Müslümanlar da bizden kitap talebinde bulunmaktadır. Onların mektupları beni her zaman cesaretlendirmiştir. Öte yandan Müslüman yazarların tümünün, Deedat gibi olumsuz değil, daha olumlu yaklaşımları olduğunu bilmek sevindiricidir. Tanınmış bir İslami vakıf olan İslam Vakfı adlı kuruluş İslam üzerine pek çok kitap yayınlamış ve Kutsal Kitap’a yönelik tavrı da çok daha olgun ve saygı değer bir tavırdır. Yayınlarının birinde Hristiyan inancı ile ilgili olarak şunu demekte, tüm Müslümanları da aynısını yapmaya davet etmektedir:

“Müslümanlar için Hristiyanlığı inceleme gereğini vurgulamaya dahi gerek yoktur. Pek çok Hristiyan araştırmacı İslamı araştırmakta, ancak pek az Müslüman ciddiyetle Hristiyanlığı araştırmaya koyulmuş bulunmaktadır. Müslümanların içinde bulundukları durum, onların Hristiyanlığı incelemelerini zorunlu kılmaktadır. Müslümanların burada izlemeleri gereken yol, geçmişte bazı yazarların yapmış oldukları gibi, ucuz polemiklere saplanıp kalmak değil, Hristiyanlığı kendi kaynaklarından ve bu inancın mensuplarının düşünce ve yorumlarından yararlanarak öğrenmektir.”

Bunlar ne bilgece sözlerdir! Maalesef görmüş olduğumuz gibi, Kutsal Kitap’a karşı ucuz polemiklere girişen sadece geçmişin Müslüman yazarları değildir. Deedat ve Joommal gibi bazı yazarlar, bugün de aynı şeyi yapmaktadır. Yukarıdaki alıntıda ifade edilen görüşleri sadece destekleyebiliriz. Bu kitabımızda cevabını verdiğimiz yayınlar gibi yayınlardan, Hristiyanlıkla ilgili olarak çok çarpık bir görüşten başka bir şey kazanamayacaklarını söyleyebiliriz.

Daha bilge bir Müslümanın dediği gibi Hristiyan inancını gerçekten anlamanın tek yolu, bu inancı paylaşanların yazdığı kitapları alıp okumaktır. Aşağıdaki alıntıyı tüm samimi Müslümanların göz önünde bulundurmasını tavsiye ederim:

“İmanları sağlam ve derin Müslümanların Kutsal Kitabı okumamaları için bir neden görmüyorum. İslam’a olan inançlarının güçlü olduğunu söyleyenlere böyle yaklaşmak mümkündür. Kuran’a sahip olmaları Kutsal Kitap gibi tarihi, ahlaki ve yol gösterici, önemli, büyük, eşsiz bir kitaptan yararlanmamaları için bir neden değildir. Bir çok Müslüman, önce Kutsal Kitap’ı reddetmiş, sonra içeriğini öğrenip onu paha biçilmez bir hazine olarak görmüştür.”

Deedat’ın önyargılarını paylaşanlar ise, bu tutumlarını değiştirinceye kadar Kutsal Kitap’ı hiç açmasalar, daha iyidir. Onlar öyle kişilerdir ki, Kuran onları kitap taşıyan eşeğe benzetmiştir (Cuma/62:5). Eşek sırtındaki kitapların değerinden nasıl habersizse bu insanlar da yıkanmamış ellerine aldıkları kitabın ruhani değerinden habersizdirler.

Sonsuz kudret sahibi Tanrı, o büyük merhamet ve sevgisiyle hepimizin O’nun kutsal gerçeğine gelmesini sağlasın. Bu gerçek nerede olursa olsun, onu arama arzusunu bize versin. Bir Kutsal Kitap’a sahip olma ayrıcalığı olan Müslümanlar da, öğretilerini ve rehberliğini anlamak ve bilmek amacıyla okuyarak yüce gerçeklerini ve gözler kamaştıran güzelliğini görsünler.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir